Ya Kafesin Ardındaki Dünya: Kapitalizmin Bize Attığı Kazıklar
Bir düzenin ne olduğunu anlamanın belki de en zor yolu, onun içinde doğmuş olmaktır. Bir kokuyu en az hissedenler, o evde yaşayanlardır. Misafir kapıdan girdiği an fark eder, ev sahibi ise yıllardır evin içindedir ve ona hiçbir şey kokmaz. Bugün birçoğumuzun kapitalizmle ilişkisi de böyle biraz. Her sabah uyanıp bir yerlere koştuğumuz, her ay borcumuzu taksitlendirdiğimiz, akşam yorgunluktan ekran karşısında uyuyakaldığımız bu düzenin yeni, yapay ve tarihsel olarak çok dar bir pencerede yaşanan bir şey olduğunu unuttuk. Üç-dört kuşak yeterli oldu onu temel doğamız sanmamız için. Kapitalizmin ekonomik boyutu, buzdağının görünen yüzüdür; esasında o başlı başına bir antropolojidir. Çünkü her ekonomik düzen önce bir insan tasavvuru gerektirir; sonsuz istekli, sürekli hesap yapan, her şeyi çıkar-fayda diliyle ölçen bir varlık. Bu varlık doğada hazır bulunmaz, üretilir. Kapitalizm de önce bu insanı üretti, sonra onun ekonomisini imal etti. Asıl kazıkları atmaya da burada başladı.
İlk büyük kazığı, emeğin “iş gücü” kategorisine sıkıştırılmasıdır. İngiltere’de çitlemelerden, müştereklerin elden alınışından önce, köylü toprakla belirli bir ilişki içindeydi; toprak onun değildi ama ondan kovulamazdı, belli haklar üzerinde tarihsel olarak birikmiş geleneksel kullanım hakları vardı. Bunu anlatan muhteşem bir kitap vardır: J. L. ve Barbara Hammond’ın yaklaşık yüzyıl önce yazdığı The Village Labourer. Hammond çifti orada göstermişti ki Parlamento’nun 1760-1830 arası çıkardığı dört bin kadar çitleme yasası aslında büyük bir mülksüzleştirme operasyonuydu, “piyasanın görünmez eli” değildi bu, çok görünür bir el, imzalı mühürlü bir yasaydı. Köylünün kazık yediği gün, işsiz ve topraksız kaldığı ve ertesi sabah Manchester’a yürüyüp fabrikaya yazılmak zorunda olduğu gündü. Bu muhabbet “sanayi devrimi” başlığı altında temiz bir ilerleme hikayesine dönüştürüldü. Oysa esasında zorla bir mülksüzleştirmenin tarihidir. Üstelik bu mülksüzleştirme yalnızca toprakla sınırlı kalmadı. Halkbilimci Bob Bushaway’in By Rite adlı çalışmasında, 19. yüzyıl köyünün ritüellerinin, yerel törenlerin, mevsimsel kutlamaların nasıl sistematik olarak bastırıldığını belgeler. Çünkü bu ritüeller üretken olmayan zamanı koruyordu; sanayi disiplini ise haftanın her gününü işe bağlamak zorundaydı. Yani sermaye önce toprakları gasp etti, sonra da yavaşça halkın değerlerini.
Türkiye’de ise söz konusu mülksüzleştirme süreci biraz daha nüanslı ve dolaylı oldu. İktisatçı Oya Köymen’in Kapitalizm ve Köylülük başlıklı çalışması bunun için iyi bir başlangıç olabilir. Köymen’in bize gösterdiği şuydu: Türkiye’de köylülük, İngiltere’deki gibi tek seferlik, şiddetli bir çitleme operasyonuyla çözülmedi. Daha sinsi, daha uzun, daha parçalı bir süreçti. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren gündeme gelen toprak reformu tartışmaları her seferinde büyük toprak sahiplerinin direnciyle karşılaştı ve hiçbir zaman gerçek anlamda uygulanmadı. Bu sebeple Türkiye feodaliteden kapitalizme geçişini tamamlamadan yarı-yolda kaldı. Doğu Anadolu’da ağalık sürerken, Çukurova ve Ege’de kapitalist tarım filizlendi, ama her iki durumda da köylü hep kaybetti. 1950’lerde traktörün gelişiyle başlayan dönüşüm, mevsimlik işçiliği ve büyük kente göçü tetikledi. Gecekondu dalgası böyle doğdu. Yani sermaye burada toprağı açıkça almadı, köylüyü topraktan yavaş yavaş çıkmaya mecbur etti; pazar koşulları, fiyat makası, borçlanma, sonra kentin çağrısı… Bugün büyük şehirlerde gördüğümüz milyonlarca insanın dedeleri toprağı kendi rızasıyla bıraktı. Rıza sözcüğü burada çok şey anlatıyor bizlere… Tıpkı İngiliz köylüsünün fabrikaya “rızasıyla” gidişi gibi; ya açlık ya iş, başka seçenek veya alternatif yoktu. Margaret Thatcher’ın 1980’lerdeki meşhur sloganıdır bu alternatifsizlik yalanı. O kadar çok tekrarlandı ki kısaltması bile çıktı: TINA (There is no alternative). Thatcher bu cümleyi serbest piyasa ekonomisine alternatif olmadığını savunmak için kullandı; sonradan neoliberalizmin amblemi haline geldi.
İkinci kazık daha sinsidir; o da ihtiyacın kendisinin üretilmesi. Bolluk mutlak bir şey değildir, arzunuza oranla hesaplanır. Az isteyen zengindir. İktisatçı Hans Immler’in ekolojik iktisat çalışmalarında şöyle bir tespiti vardır: Modern iktisadın temel varsayımı olan “sonsuz ihtiyaç” esasında deneysel bir gözlem değil, ideolojik bir önermedir, yani insan doğasında sonsuz istek yoktur, kapitalizm bu isteği üretir ve sonra doğadan geliyormuş gibi sunar. Reklam sektörünün ilk teorisyenlerinden Edward Bernays -kendisi Freud’un yeğeni olur- 1928’de yazdığı Propaganda isimli eserinde bunu açıkça itiraf etmişti. Tüketiciyi imal etmek gerekiyordu, hazır halde yoktu. Kadınların sigara içmesini normalleştirmek için yürüttüğü ünlü “özgürlük meşaleleri” kampanyası tam olarak bununla ilgiliydi, arzu üretme sanayisinin ilk büyük operasyonlarından biriydi. Bugün sosyal medyada bitmeyen yorgunluk, sahte doygunluk, yetersizlik hissi, algoritmik kıyas mekanizması, “daha iyi bir versiyonun olmalısın” söyleminin jenaolojisi buraya dayanır. İhtiyacınız olan şeyleri size satmıyorlar; ihtiyacınızı üretip sonra satıyorlar.
Üçüncü kazık zamanla ilgili. Tarihçi Rudolf Wendorff’un 1980’de yazdığı Zeit und Kultur [Zaman ile Kültür] adlı büyük bir çalışması vardır; Batı medeniyetinde zaman algısının nasıl dönüştüğünü sayfalar boyu anlatır. Türkçeye çevrilmedi, yanılmıyorsam İngilizceye dahi tam çevrilmiş değil. Wendorff, modern öncesi Avrupa’da zamanın dairesel ve niteliksel olduğundan söz eder; yani bir “hasat zamanı”, bir de “yas zamanı” vardı, bunlar birbirine eşdeğer saatler değildi. Sanayi kapitalizmi zamanı nicelleştirdi. Artık her saat, diğer her saatle takas edilebilen, homojen bir birim oldu. Bedeniniz yorulsa da yorulmasa da saat dokuz dokuzdur. Mevsim değişse de değişmese de hafta yedi gündür. Bu dönüşüm öyle derin ki bugün “vakit kaybetmek” diye bir şeyden bahsedebiliyoruz, oysa bir köylüye “kış boyunca vakit kaybettin” deseniz anlamazdı, çünkü kış kaybedilmez, yaşanırdı. Tıpkı Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’nda mekânın ölçülen değil, yaşanan bir şey olduğunu söylediği gibi; aynısı zaman için de geçerliydi bir zamanlar. Kapitalizm o çağı ne yazık ki kapadı.
Dördüncü ve belki de en alçakça kazık, başarısızlığın bireyselleştirilmesidir. Sistemin çarkları arasında ezildiğinizde, size bunu sistemin yaptığını söylemezler, siz yeterince çabalamadığınız için olmuştur. Sosyolog Luciano Gallino’nun, Paola Borgna tarafından yayına hazırlanan La lotta di classe dopo la lotta di classe adlı bir söyleşi kitabı vardır. Başlık “Sınıf Mücadelesinden Sonra Sınıf Mücadelesi” anlamına geliyor. Gallino, 20. yüzyılın ikinci yarısında sermayenin, emeğe karşı yürüttüğü yeni savaşı kazandığından, ama kazandığını gizleyerek kazandığından bahseder orada. Artık sınıf mücadelesi diye bir şeyden söz etmemize sistematik anlamda izin verilmiyor, çünkü sınıf kategorisinin kendisi gündelik dilden silindi. Ve lakin mücadele devam ediyor, sadece tek taraflı sürüyor. Bizler işçi sınıfı olduğumuzu unuttuğumuz için savaşta olduğumuzu da unutuyoruz. Kaybedince de kendimizi suçluyoruz; yeterince “kendimi geliştirmedim”, yeterince “networkümü kurmadım”, yeterince “disiplinli değildim” diye. Her başarısızlık bireyselleşince her yapısal çarpıklık özümsenerek kişisel bir eksiklik gibi görünüyor. Bu psikolojik aktarım, sermayenin en sinsi zaferlerinden biridir, çünkü sınıfsal öfkeye hedef şaşırttırıyor; halk yukarıya değil, aynada kendi kendine bakıp yeriniyor.
Beşinci kazığı, bilgi ve beceri üzerinden yaşanan kayıpla ilgilidir. Burada söz edilmesi gereken isimlerin başında David Noble gelir. Noble’ın Forces of Production kitabı 1984’te çıktı ve sanayi otomasyonunun sanıldığı gibi “verimlilik” için değil, işçinin beceri tekelini kırmak için tasarlandığını arşiv belgeleriyle gösterdi. Yani makineler üretimi hızlandırmak şöyle dursun, üreteni denetim altına almak için geliştirildi. Aynı mantık bugün dijital dünyada da işlemiyor mu? Her uygulama, her platform, her “kullanıcı dostu arayüz” aslında bilgi asimetrisinin yeni bir katmanı değil midir? Bizler onu kolaylık sanıyoruz, oysa beceri kaybediyoruz ve kaybettiğimiz her beceri yerine bir fatura geliyor. Herhalde bunun şu günlerde en bariz örneği hayatımızı kolaylaştıran yapay zeka araçlarıdır. Teknolojinin normal şartlarda hayatı yalınlaştırması gerekir; fakat kapitalist teknoloji, kar marjını büyütmek, bağımlılık üretmek, tüketimi hızlandırmak, planlı eskime meydana getirmek, kullanıcıyı denetlemek ve veriyi metalaştırmak için onu daha komplike hale getirerek zorlaştırır. Ama kimin için bu zorluk; taksitlendirme, borçlandırma, karmaşıklaştırma ve faturalandırma? Tabii ki insan değil, birer sermaye artığı olarak görülen halk için. Zenginler için böyle bir durum söz konusu değildir. Onlar kaymaklı tabakadır, bir punduna getirip işin kolayını bulurlar, her zaman ayrıcalıklarını önceliklendirirler ki bunu da becerilerimizi çalarak yapıyorlar. Mesela anneannemizin yoğurt mayalamasını bilmediğimiz yerde marketteki endüstriyel yoğurt devreye giriyor. Dedemizin ayakkabıya pençe vurmasını bilmediğimiz yerde “hızlı tüketim modası” başlıyor. Her kayıp bir pazar demek oluyor. Karl Marx’ın Kapital’in ilk cildinde “ilksel birikim” dediği şey aslında hiç bitmedi, kapitalizm her gün yeniden birikiyor, bizi her gün yeniden mülksüzleştirerek.
Sizlere sayısız kapitalizm kazığı sayabilirim, fakat altıncı kazıkla meseleyi daha fazla uzatmayalım; duygunun metalaştırılması. Arlie Hochschild, emeğin duygusal bir veçhesinin olduğunu belirtir, ama onun öğrencisi sayılabilecek Eva Illouz, bizler için daha kullanışlı bir mekanizmayı ifşa eder: Duygusal hayatın gramerinin terapötik-ekonomik bir dile çevrilmesi. İnsanlar artık birbirleriyle sohbet ederken bile piyasa diliyle konuşuyor; “sınırlarım”, “enerjim”, “kapasitem”, “yatırım yaptım”, “getirisi yok.” Sevgilinizle ayrıldığınızda “bana katkısı kalmamıştı” diyorsunuz. Bir arkadaşlık için “toksik” diyorsunuz, sanki zehirli kimyasal, sözcüğün kendisi bile endüstriyel. Hayatın bütün duygusal dokusu yatırım-getiri diliyle yeniden yazılıyor ve biz bu dili o kadar içselleştirdik ki başka bir dille sevmenin, kızmanın, affetmenin mümkün olabileceğini hayal dahi edemiyoruz. Oysa Rumi’nin aşk hakkında söylediğini yahut Pascal’ın kalp hakkında yazdığını bugünün terapötik diline çevirmeye çalışın, hiçbir anlam ifade etmez.
Bütün bu kazıkları yan yana dizince şunu görüyoruz: Kapitalizm, bizleri sadece yoksullaştırmıyor, yoksulluğun ne olduğunu da yeniden tanımlayarak algımızı şartlandırıyor. Sadece çalıştırmıyor, çalışmanın anlamını da zeminsizleştiriyor. Sadece tüketimi dayatmıyor, tüketmeden yaşamayı da düşünülemez hale getiriyor. En büyük başarısı ise yukarıda zikrettiğimiz alternatifsizlik hissini üretmesi; en basitinden “başka türlü nasıl olur ki” sorusunun cevapsız kalması gibi. Fredric Jameson’ın Zamanın Tohumları eserinde çok sevdiğim bir sözü vardır: “Bugün, yeryüzünün ve doğanın topyekûn yıkıma sürüklenişini tahayyül etmek, ileri kapitalizmin çöküşünü tahayyül etmekten daha kolay geliyor; belki de bu durum, hayal gücümüzün bir zaafından kaynaklanıyordur.” Tarihinin büyük bölümünde insanlar bugünkü gibi yaşamadı. Farklı düzenler kurdular, farklı zamanları yaşadılar, farklı şeyleri sevdiler. Hiçbiri zorunlu değildi. Antropolog Pierre Clastres, Güney Amerika yerlilerinin devletsiz yaşayışını inceledikten sonra söz konusu toplumların devleti bilmedikleri için değil, reddettikleri için devletsiz olduğunu göstermiştir. Hiyerarşiyi, zorunluluğu, biriktirmeyi, emir-komuta zincirini bilinçli olarak dışarıda tutmuşlardır. Bizim “geri kalmış” sandığımız, esasında kaçındığımız şeydi.
Kafeste doğan kuş gökyüzünü bilmez. Telleri de bilmez aslında; onun için teller sınır değil, çerçevedir. Ne olduğunu sormaz bile. Yem gelir vaktinde, su değişir, ışık söner, sabah tekrar açılır. Bunlar hep böyle olmuştur, böyle olacaktır; doğal görünür. Fakat dışarıda uçsuz bucaksız bir gökyüzü vardır. Rüzgar vardır, dalların hışırtısı, derelerin şırıltısı, başka kuşların cıvıltısı vardır. Kafesteki bunları nasıl bilebilir ki? Duyumsamadı ki, hissetmedi ki… Söylemediler de. Söyleseler bile tellerin arasından gelen o uzak seslerin anlamını çözemez ki deneyimlemedi; fazla alışmıştır içeriye, zordur bağlarını koparmak kafesle.
Kafesin tellerini fark etmek yetmez ama; zira kafeste ne kadar çırpınırsan çırpın, uçmuş olmuyorsun. Olsa olsa daha büyük bir kafese geçiyorsun. Reform dedikleri şey bu işte; kafesin telini biraz gevşetmek, yemi biraz iyileştirmek, ışığı biraz geç söndürmek. Hepsi kafes içi düzenleme. Kafes gerçeğini değiştirmiyor işte. Kaldırmak lazım, kırmak lazım, özgürlük için bedel ödemek lazım. Çünkü özgürlük, halklara hiçbir zaman bedavadan gelmedi; mücadeleyle, sabırla, inançla ve gerçek bir tutkuyla elde edildi.


harika bir yazı olmuş hocam kalemine sağlık🙏🏻
👏👏👏